Yıllardır psikoterapi yapan bir hekim olarak, insanın içinde yaşadığı dünya ile etkileşiminin ne denli önemi olduğunu gözlüyorum. Bizi, bebeklik ve çocukluk boyunca içine doğduğumuz ve aile dediğimiz dünya şekillendiriyor. Bir çocuğun özelliklerine bakarak, onun büyüme ortamında anne baba arasında ne kadar sevgi ve öfke olduğunu, birbirlerine yakınlık düzeylerini, annenin annelik kapasitesini, ortamdaki değer sistemini neredeyse tamamen anlayabilirsiniz. Yıllardır, insanların sağlıklı olabilmeleri ve sağlıklı kalabilmeleri için ruhsal ihtiyaçlarının da karşılanabilmesi gerektiğini gözlüyorum. Bir erişkinin hayatında sevgi, yakınlık, işbirliği, dayanışma ve önem atfettiği insanlar için değerli olduğunu bilmek gibi duygusal ihtiyaçlar temel önemdedir. Bir erişkin, bu ihtiyaçlarını bir sevgi ilişkisi içinde karşılamaya çalışır. İlişki, taraflar birbirlerinin ruhsal ihtiyaçlarını karşılayacak özelliklerde iseler sürer, sadece bir tarafın ihtiyaçları karşılanmaya başlandığında da biter. Sevgi ilişkisinin sürmesi için her iki tarafın da erişkinlik düzeyine gelmiş olması gerekir. Böylece insanlar birbirlerini karşılıklı olarak canlı, sevebilir durumda ve üretken kılabilirler. Bunun yanında, hiçbir insan doğru bir hayat kurmadan doğru kalamaz. Doğru bir hayat yaşamaktan, insanın hesabını veremeyeceği hiçbir konusu olmadan dürüstçe yaşamasını, kıskançlığı, hasedi, öfkesi ve açgözlülüğü veya dürtüleri tarafından yönetilmemesini anlıyorum. İnsanı içinde yaşadığı ortamdan soyutlayarak “ideal” bir varlık olarak tasavvur edemezsiniz. Temel insani ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir hayat oluşturamayan insan, ruhsal sorunlar yaşar.
İnsanlık tarihine psikolojik açıdan baktığınızda (psychohistory), tarihin farklı dönemlerinde insanın ruhsal yapısının da farklılıklar gösterdiğini görürüz. Her tarihsel dönemin kendine özgü sorunları ve kişilik özellikleri vardır. Mitolojiler, bugüne erişmiş çoğu dini metinler, çeşitli arkeolojik ve etnografik veriler ve son iki yüzyılda keşfedilen ilkel kültürleri inceleyen antropoloji bilimi, bize, geçmişteki insanların özellikleri hakkında fikir verir. Örneğin ilk çağların insanlarının ağır korkular içinde yaşadığını ve yapılarındaki büyük öfkeyi yansıttıklarını, bu yüzden, çok katı kurallara uyarak klan içinde yaşamaya mecbur olduklarını biliyoruz. Korkuları o kadar büyüktür ki, klan dışına atılmak katlanılmaz bir durumdur. Bu insanlar inanç sistemlerini, kuralları, toplumsal hiyerarşiyi ve politik sistemlerini ruhsal durumlarına uygun olarak oluştururlar. İlkel toplumların insanları bugünkü psikiyatride “şizoid-paranoid” denen, ruhsal dengenin her an bozulup kişinin işlev oluşturamaz hale gelebildiği, ancak bir ebeveyn figürünün varlığında işlev görebilen karakter özelliklerini gösterirler. Bu durum bugünün 1-2 yaş çocuğunun özelliklerine uygundur.
İnsanlık tarihi, insanın sadece bilim ve teknolojide gelişmediğini, ruhen de geliştiğini gösterir. Bu süreç, giderek kadınla erkeğin birbirine daha yakın olduğu ve birbirlerini daha fazla sevmeye yöneldikleri bir aile seyri ile beraber gider. Aile sistemleri, klan büyüklüğünden anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aileye kadar küçülmüştür. Eskiden erkeklerin ve kadınların kendi aralarında, kendi cinslerinden oluşan bir dünyaları varken, kadın ve erkek beraber bir dünya kurmaya yönelmiştir. Kadınla erkeğin birbirine olan sevgisi arttıkça çocukların da sevme kapasiteleri, becerileri, yaratıcılıkları, zekâları artmıştır. İnsanlık bu noktaya binlerce yılda çok büyük acılar çekerek, isyanlar, devrimler, savaşlar, katliamlar yaşayarak gelmiştir. Bence hepimizin, büyük bir zincirin ileriye doğru uzanan bir halkası olduğumuzu ve içinde yaşadığımız ve sahip olduğumuz nimetlerin geçmişteki milyonlarca insanın tecrübeleri, emekleri ve acıları ile oluştuğunu hatırlamamız gerekir.
İnsanlık, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaşan toplumların zengin fakir ayırmadan bir bütün olarak büyük bir dayanışma ve fedakârlık ortamı oluşturabilmeleri ve savaş sırasında çekilen acıların büyüklüğü sayesinde altın çağlarını yaşamaya başladı. O çağda kadın ve erkek arasındaki sevgi, aşk ve cinsellik insan hayatının merkezine konuldu. Aile kurabilmek ve aileyi sağlıklı çocuklar yetiştirerek sürdürebilmek, yaşlılığı torunlarla birlikte karşılamak insan hayatının anlamı ve amacı haline geldi. 1945-1965 yılları arasında çekilmiş filmleri izlediğinizde, yazılmış romanları okuduğunuzda o zamanların ruhunun aşk ve sevgi üzerine oluştuğunu görebilirsiniz. Bu zamanlarda çocuklar da anne ile baba arasındaki sevginin bir ürünü olarak algılandı. Bu yüzden, bir annenin kocasını sevebilmesi için onun iyi bir baba olduğunu, bir babanın karısını sevebilmek için onun iyi bir anne olduğunu görmeye ihtiyacı vardı. Anneler ve babalar doğal olarak işbirliği yaparak çocuklarını büyütmeye çalıştılar. Bence bu dönem, insanlığın “altın çağı” oldu. Zaten bu dönemde büyüyen çocuklar özellikle bilim ve teknolojide çok büyük sıçrama oluşturdular. İnsan hakları gelişti, sosyal devlet oluşturuldu ve hukuk alanında özgürleştirici gelişmeler yaşandı, Avrupa Birliği kuruldu. Avrupa Birliği sayesinde yüzyıllarca birbirleri ile savaşmış uluslar, aralarında kalıcı bir barış oluşturdular. Fakat bu altın çağ çok uzun sürmedi. 1960’lı yılların sonlarına doğru insanlar kalıcı bir sevgi ilişkisi sürdürmenin çok zor olduğunu deneyimlemeye başladılar. Kalıcı bir sevgi ilişkisinde insanın bütün canlılığı uyandığında, yüksek bir bağlılık ve büyük bir ruhsal yatırımla beraber kişilerin iç dünyalarındaki bütün korkular, öfkeler, güvensizlikler de ortaya
dökülür. Bebeklikte ve çocuklukta anne ve baba ile yaşanmış bütün sorunlar sevgi ilişkisinde eşe yansır. Çoğu zaman bu sorunlar karşılıklı olarak insanların öfke biriktirmelerine ve yakınlığın sona ermesine yol açar. Sevgi ilişkisini uzun süre sürdürememenin evlilik dışı ilişkilerin yaygınlaşmasına yol açması kaçınılmazdır; bunu yine 60’lı ve 70’li yılların Avrupa ve Amerikan sinemasında gözleyebiliriz. Kalıcı bir sevgi ilişkisi götürebilmek için insanların ruhen daha gelişkin olmaları, bencilliğin, tembelliğin, çıkarcılığın, zarar verme ve kullanma eğilimlerinin geride kalmış olması gerekir.
Son yirmi yılda ise insanlık çok farklı bir çizgiye kaydı. Artık insanlar birbirlerine ruhsal yatırım yapmak istemiyorlar. Artık insanlar bir insana bağlanıp acı çektiklerinde, âşık olduklarında,
yenilmişçesine kendilerine kızıyorlar. İnsanlar birbirlerini sevmek yerine toplumsal statülerini artırmaya yöneldiler; birbirlerine yatırımları azaldıkça cep telefonu, bilgisayar, tablet gibi oyuncaklara, oyunlara, internet kullanarak oluşturulan sanal bir âleme kaydılar. Bu yönelim o kadar kısa zamanda, o kadar çok insanı kapsayacak şekilde oluştu ki, bunu sadece teknolojideki yeni gelişmelerle açıklamak mümkün değil. Son yirmi yılda gelir düzeyi yükseldi, oyuncaklar çeşitlendi ve kabiliyetleri arttı. Peki, insanlar daha mutlu oldular mı? Çok açık olarak görülüyor ki, dünya çapında insanlar yalnızlaştı; anti-depresan kullanımı arttı, insanların cinsel hayatları sönükleşti, dayanışma ve dostluklar seyrekleşti, can sıkıntısı en büyük sorunlardan birisi haline geldi, bilgisayar ve uyuşturucu bağımlılığı küresel bir sorun olarak hızla yayılıyor. En önemlisi, aile sisteminin duygusal içeriği boşaldı, çocuklar oyuncaklarla oyalanmaya çalışılıyor, çocuklarına ruhsal yatırımlarının büyük olduğunu zanneden birçok ebeveyn aslında çocuklarını kendilerine statü ve saygınlık oluşturacak bir proje olarak görüyor. Çocuk bu projeye uygun davranmadığında, anne babalar çocuklarından soğuyorlar. Gelecek kuşakların sevgi ilişkisi oluşturabilecek ve bu ilişkiyi götürebilecek insanlar olarak yetiştirilmesinden vazgeçildi, artık çocukların başarılı olmaları bekleniyor.
Günümüzün dünyasında artık insanlar çalışkan, akıllı, güvenilir oldukları için başarılı olmuyorlar. Aksine, onlardan, özel hayatlarından vazgeçerek firmalarını hayatlarının önceliği haline getirmeleri bekleniyor. Reklamcılar, halkla ilişkiler uzmanları, insan kaynakları yöneticileri tarafından yönetilen kurumsallaşmış firmalarda, firma için yalan söylemek, firmadaki profesyonel hayat adına bütün ahlaki kaygılardan vazgeçmek başarının olmazsa olmazı. Günümüzde, başarılı olmak üzere yetiştirilen çocuk iş hayatına girdiğinde ağır karakter bozukluğu göstermek zorunda. Bu yapıdaki bir insan, içinde çocuk yetiştirilebilecek bir aile oluşturamaz. Onun oluşturduğu aile, ancak eşler arasındaki ortaklıktan ibaret olacaktır.
En tehlikeli durumu, bebeklere annelerinin bakmaması oluşturuyor. Annesi tarafından en az üç yaşına kadar büyütülmeyen çocuklar en hafifinden hiperaktivite, çabuk sıkılma, her istediğini yaptırma inadı, bencillik, hayalcilik, arkadaşlık oluşturmada zorlanma gibi özellikler gösterecektir. En ağırından, akıl hastalıkları, evden dışarı çıkamama, çalışamama, içine kapanıklık gibi ağır ruhsal sorun tabloları görülecektir. Bu tip sorunlar yeni kuşakta çığ gibi büyüyor çünkü çocuklar anneleri tarafından büyütülmüyor. Bu durum, insanlığın insan malzemesinin hızla bozulduğunu gösterir. Birkaç kuşak sonra birbirini sevebilen, çocuk büyütebilen insan kalmayacak. İnsan, ilişki kurmayı, kendisiyle ilişki kuranlardan, önce annesinden, sonra da babasından öğrenir. İşine yönelmiş bir annenin çocuğuna verebileceği fazla bir şey yoktur. Dolayısıyla insanların ilişki kurma kapasiteleri hızla düşüyor. Ebeveynlik, aile içinde ebeveynlerimizin bize verdikleriyle öğrenildiğine göre, bu durumda insanlık zinciri kopabilir. Birçok aşamadan geçerek, atalarımızın büyük acıları ile oluşmuş insan uygarlığının sonunun gelme olasılığını görmemiz gerekiyor. Bunun için 1-2 kuşaklık bir zaman kalmış olabilir. Öte yandan, gezegenin hızla iklim sorunlarına sürüklendiği söyleniyor ve bunu da yaşı 50-60 civarında olanlar somut olarak hissediyor. Ama benim daha çok üzerinde durmak istediğim konu, insanın ruhsal gelişmesi ile ilgili. Doğa, bir biçimde dengesini yeniden kurabilir, bu uzun zaman alabilir ama en azından böyle umabiliriz, fakat binlerce yılda oluşmuş, kuşaktan kuşağa aktarılan insanlık kültürünün, bir ruhsal varlık olarak insan olma zemininin oluşturduğu zincirin kopması geri dönüşü olmayan sonuçlar doğuracaktır. Dilerim insanlık, üzerinde bulunduğu ve hayli mesafe kat ettiği bu yoldan bir an önce döner.
İçindekiler
Önsöz
Küresel ekonomik sistemin etkileri
Tek bir büyük dünya pazarı
İnsansızlaşma ve ailenin sonu mu?
Küresel ekonomik sistemin işleyişi
Küresel sistemin geldiği noktaya bir örnek olarak, sağlık sistemi
Üretim maliyetlerinin düşük tutulmasının bedelleri
Küresel sistem ve metropollerdeki hayat
Küresel ekonomik sistemin tahribat gücü
Bu sistemin insanı: Tüketici
İstismar edilen narsisist tüketici
Tüketicinin hasedinin kaşınması
Küresel yapının değerler sisteminin düsturları
Para her sorunu çözer!
Para sahibi olmak insanı daha değerli yapar!
Para sahibi olmak gelecekteki belirsizlikleri ve tehlikeleri
ortadan kaldırır!
Para insanı güçlü yapar!
Başarı, hayatın amacı olacak kadar önemlidir!
Yeni olan iyidir!
Ekonomik gelişme ve büyüme her zaman iyi bir şeydir!
Teknolojik gelişmeler insanlığın çıkarınadır!
Rekabet, insanlığı geliştirir. En güçlü ve en büyük olanın
ayakta kalması doğaya uygundur!
Anını yaşa!
Başkaları için hiçbir şey yapmak zorunda değilsin, sen kendini
düşün; gemisini kurtaran kaptandır!
Küresel ekonomik sistem insanın ruhsal yapısı üzerinde
nasıl bu kadar etkili olabiliyor?
İnsanoğlunun zayıf halkaları
Çıkarlarımız tarafından yönetiliyoruz
Başkalarından üstün olmak için uğraşıyoruz
Korkularımız için üretilmiş yapay çözümlere razı oluyoruz
Çocuksulaştırılmış yapımızla kandırılmaya razı oluyoruz
Sevgi ahlakı hayata geçirilebilir mi?
Ailenin ve insanlık zincirinin devamı mümkün mü?
Sevgi ahlakının temel unsurları
Dürüst olun! Kandırmak en büyük kötülüktür!
İsraftan ve fazla tüketmekten kaçının!
Para sizi yönetmesin!
Hayatınızı eşyalar ve oyuncaklar üzerine kurmayın!
Gösteriş düşkünlüğünden kaçının!
Haset duygusu tarafından yönetilmeye izin vermeyin!
Kıyaslamayın, kıyaslatmayın!
İmkânlarınıza göre yaşama disiplini edinin!
Hayatı mütevazılaşmak kolaylaştırır. Diğer kolaylaştırma yolları
yalandır, kandırmadır!
“Başarı” kavramını doğru yere oturtmadan tuzaklardan
Kaçınamazsınız!
Sürünün dışına çıkın!
Kimsenin projesi olmayın!
Kendiniz bakabilecekseniz çocuk sahibi olun!
Aşk evliliği isteyin. Ruhsal olarak yatırım yapamayacağınız,
bir süre sonra sıkılacağınız insanla evlenmeyin!
Ne yapmalı
Yeni bir ahlak anlayışı oluşmalıdır

