• Home  
  • Doğum Sonrası Depresyon ve Sembiyotik Yanılsama
- Eğitim - Makale - Öne Çıkanlar

Doğum Sonrası Depresyon ve Sembiyotik Yanılsama

DOĞUM SONRASI DEPRESYON ve SEMBİYOTİK YANILSAMA Postpartum depression and symbiotic illusion. Hendrika Halberstadt-Freud Literatür incelendiğinde, doğum sonrası depresyon gibi önemli bir konu hakkında psikanalistler tarafından ne kadar az yayın yapıldığı ortaya çıkıyor. Bu makale bu olguya nesiller arası bir açıdan bakmanın bir yolunu sunuyor. Sembiyoz kavramı bebeğin olduğu kadar annenin bakış açısından da alınmıştır. Gelişimin normal […]

DOĞUM SONRASI DEPRESYON ve SEMBİYOTİK YANILSAMA

Postpartum depression and symbiotic illusion.

Hendrika Halberstadt-Freud

Literatür incelendiğinde, doğum sonrası depresyon gibi önemli bir konu hakkında psikanalistler tarafından ne kadar az yayın yapıldığı ortaya çıkıyor. Bu makale bu olguya nesiller arası bir açıdan bakmanın bir yolunu sunuyor. Sembiyoz kavramı bebeğin olduğu kadar annenin bakış açısından da alınmıştır. Gelişimin normal bir aşamasından ziyade karşılıklı bağımlılığın iki kişilik sanrısal fantezisi olarak tanımlanır. 

Anneyle bebek arasında ikisinin birbirinin parçası olduğuna, birbirlerinden ayrı olmadıklarına dair bir illüzyon vardır, sembiyoz. Tabiatta birbiriyle ahenkli yaşayan iki canlı birbirlerinden yararlanırlar ama bunu, birbirlerini sömürmeden yaparlar. Anne bebek ilişkisinde, anne ve bebeğin bir bütünün parçaları olmaları, sembiyotik durum demektir. Sembiyotik durum bu illüzyonun ayakta tutulabildiği âna deniyor. Sembiyotik durum bütün insanlar için, iki insan arasında ahengin oluştuğu durumların adıdır ve insanlar farkında olsunlar ya da olmasınlar, yakın ilişkide bu ahengi hissetmeye ve bunu yaşamaya ihtiyaç duyarlar. İki erişkin insan arasında bunun yaşanabilmesi için sembiyozun tehlikeli olmaması lazımdır. O illüzyon yaşanırken tarafların kendilik temsillerinin diğerinin temsili içinde kaybolmaması lazımdır. O sembiyozun bir süreliğine yaşanması, sonra ayrı ayrı insanlar olmayı becermeleri lazım. Dolayısıyla insanların bebekliklerinden getirdikleri donanımlarında kendi sınırlarını çizebilmiş ve anneleriyle kendini ayrıştırabilmiş bir yapıları varsa, sembiyoz o zaman yaşanabilir. Sembiyozda insanın kendini karşısındakiyle karıştırmaya başlaması bir tehlikedir, hastalık yapabilir. O donanımı oluşmamış insanlar bu sembiyoz deneyimini tekrarlayamazlar. Bu illüzyonun aslında bir illüzyon olarak algılanıp bunun tehlikeli olmadığı bir hale gelmektir mesele diyor. Buraya gelen biri kendisiyle başkalarını karıştırıyor diyelim veya herkes onun gördüğü gibi görsün istiyor, herkesin bir duruma aynı şekilde baktığını zannediyor diyelim. Bütün bu eksiklikler başka bir insanla ahenk oluşturma ihtiyacını engeller, tehlikeli hale getirdiği için yaşanamaz. 

SORU: Asalak bir yaşam mı olur?

Hayır. Karşındakiyle kendini karıştırma tehliken varsa farkında olmadan ilişkini bozarsın. Her şeye kızarsın, itiraz edersin, ilişki, hep bunu yaşamaya hazır olmamanın tezahürüyle yüzeyselleşir ya durup dururken kavga çıkar ya biriciklik ilişkisine döner. Biriciklik ilişkisi asında bu sembiyozu oluşturamayan insanların onun yerine koydukları sahtesidir. Anne bu donanımı oluşturabiliyorsa, gelecekte bir ilişki oluşturabilen, insanları seven, insanlarla mutlu olabilen bir insan olur. Bu donanımı veremediyse kişi mutlu olamaz, adını bile koyamadığı binbir yolla yakınlık ortamını bozar. 

SORU: O zaman bu parça ilişkisi bunu bozan bir şey oluyor. 

Evet, parça ilişkisi, insanın kendisini karşındaki insandan ayrıştırmanı bozan bir ilişkidir. O zaman arkadaş olabileceğin insanla karıkoca olursun. Oradan da bir şey çıkmaz. Kendi çocuğuna da onu aktaramazsın, devam eder gider. 

Doğum sonrası depresyon vakasının analizi, bu bakış açısının klinik ve kuramsal sonuçlarını ve tedavide nasıl uygulandığını göstermek için sunulmuştur. Güncel tahminler, yaklaşık on anneden birinin doğumdan sonra bir tür depresyon yaşadığını göstermektedir (Gavin ve ark. 2005), ancak kesin veriler hâlâ eksiktir. Anne ve çocuk için bu durumun duygusal sonuçları ciddidir ve tedavi gerektirmektedir. Geleneksel olarak psikanalizde annelik ve erken dönem anne-çocuk ilişkileri bebek açısından incelenir; anneye ilişkin fanteziler ve duygular genellikle ‘karanlık bir kıta’ olarak kalır. Burada ayrılma ve bireyleşmenin sadece çocuğun hayatında önemli bir aşama değil, aynı zamanda durumu açısından da da son derece önemli olduğunu ileri sürüyorum. Ben, kadının kendi annesiyle yaşadığı çözülmemiş sembiyotik yanılsamanın (Halberstadt-Freud 1989) doğum sonrası depresyonda merkezi bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. 

Ernestine vakası

Tedavi ettiğim doğum sonrası depresyon hastaları arasında en renkli olanı Ernestine’dir. Güney Amerika kökenli ve fantezi ile gerçeklik arasındaki bulanık alanda kalmış, sembol ile eylem arasında gidip gelen, Garcia Márquez’in romanlarındaki gotik atmosferde yaşayan bir hali vardı. Ernestine analiz için gönderildiğinde otuz yedi yaşındaydı ve dört aylık bir erkek bebeği vardı. Son derece endişeli ve bitkin görünüyordu. Rahat kıyafetler giymişti, olgun bir kadından çok bir erkek çocuğa benziyordu, bu da cinsel kimliğinin çelişkili olduğunu gösteriyordu. Planlanmamış bir bebek doğurduktan sonra hayatı büyük bir üzüntüyle tamamen değişmişti. 

Ernestine teselli edilemez durumdaydı, her gün saatlerce ağlıyordu, sorununun ne olduğunu anlamıyordu, bana sadece, ara sıra kendini çaresiz ve çok öfkeli hissettiğini söyledi. Hamile olduğunu anlayınca partnerine haber vermeden kürtaj olmayı düşünmüştü. Daha sonra fikrini değiştirmişti ve bebeği doğurmak istediğine karar vermişti. Doğumdan sonra çocuğuna gereken bakımı sağlayamayan kötü bir anne olmaktan korkuyordu. Bir ara kürtajdan vazgeçtiğinde kendini bebeğini pencereden dışarı atmak gibi ölümcül bir fantezi kurarken yakalamıştı. Bebeğin ne yediği, yediklerinin bebek için güvenli mi yoksa zehirli mi olduğu konusunda çok endişeleniyordu, hatta onu sütüyle zehirlemekten bile korkuyordu. 

Ernestine ve evli olmadığı partneri yirmi yılı aşkın bir süredir birlikte yaşamalarına rağmen hiçbir zaman bilinçli olarak bir çocuk sahibi olmayı arzulamamışlardı ve Ernestine anne olmayı nadiren düşünmüştü. Ernestine’in annesi, onu her zaman hamile kalmaması konusunda uyarmıştı. Kızına hamile kalmanın kendisi için ne kadar nahoş ve bunaltıcı bir deneyim olduğunu anlatırdı. Buradaki ima, bir çocuğun anneye zarar verebileceğiydi ve daha sonra göreceğimiz gibi, bu durum hastanın çocukluğu boyunca birçok yönden pekiştirilmişti. Beklenildiği üzere talepkâr bir çocuk olan oğlan yürümeye yeni başlamıştı ve her istediğini yaptırmak isteyen bir ‘canavar’dı. Çocuk, hastada derin bir suçluluk duygusu uyandırmıştı. 

Ernestine’in kadınlık alanındaki çatışmaları her zaman fiziksel semptomlar aracılığıyla ifadesini bulmuştu. Anksiyete, stres ve duygusal acı vücudu yoluyla deşarj edilmekteydi. Regl dönemlerinde ağır baş ağrıları çekmesi sürekli hale gelmişti ve bunun duygusal sorunlarla hiçbir ilgisi olmadığı, tamamen fiziksel olduğu konusunda ısrarcıydı. 

Hamile olmanın ona heyecan vermesi onun için büyük bir sürpriz olmuştu. İlk kez kendini bir süper kadın ve süper anne gibi hissediyordu; hamileliğini gururla sergiliyor, ağırlaşmış karnını herkesin görmesi için ortalarda dolaşıyor ve sallıyordu. Doğumdan sonraki şok çok daha büyüktü. Bebeğinden fiziksel olarak ayrı kalmak onun kendisini boş, donuk, yalnız ve tamamen yoksun hissetmesine neden oluyordu. Doğumundan itibaren bebekle kaybettiği birliğin yasını tutuyordu. 

Kadınların doğurgan olduğunu hissetmek, doğurabileceğinden emin olmak gibi bir ihtiyaçları var. Bu konuda eksik olmadıklarını görmeye çalışmalarından bahsediyor. Doğurgan olduğunu görünce, hamile kalınca acaba çocuğu aldırayım mı diyor çünkü önemli olan doğurgan olduğunu görmekse, bunu anladıktan sonra kürtaj olabilir. Bir ara böyle duyguları oluyor. Sonra doğurmaya karar veriyor ama bunu fazlasıyla korkarak yapıyor. Buradaki mesele şudur; hamileyken doğurabileceğini herkese göstermek istiyor, biraz manik savunmalara kaymış gibi, kendini süper kadın, süper anne gibi tanımlamaya yöneliyor ve bundan bayağı narsisistik doyum alıyor, herkes görsün diye etrafta dolanıyor. Kadın kimliğinde çocuk sahibi olmaktan iftihar etmek gibi taraflar var. Kadın doğurduktan sonra, ne güzel karnımı göstere göstere dolanıyordum, şimdi artık bunu yapamayacağım, karnımın şişi indi, diyor ve sonraki süreçte de çocuğu sevip sevemeyeceğine dair bir meşguliyet depresyona neden oluyor. Kadın, çocuğunu umduğu kadar sevmediğini, kapasitesinin doğurduğu çocuğu sevmeye yetmediğini algıladığında kendisiyle ilgili büyük bir hayal kırıklığı yaşar ve bu hayal kırıklığı depresyona neden olur. Burada şu nüans var; bebekle ilgili çok endişeli olmaya başlıyor. Eğer kadının içindeki bebek fazla öfke oluşturuyorsa bebeği zehirleyecekmiş, bebek hasta olacakmış gibi devamlı endişeli ve gergin bir annelik olur ve bu da, kadının bebeği sevmekte çok zorlandığını ve bunun onda depresyona neden olacağını öngörmemizi sağlayabilir. 

SORU: İkinci çocuğu istemek gene doğurganlığının devam ettiğini göstermek mi?

Bence ne kadar çok çocuğun varsa o kadar üstün olursun anlayışından kaynaklanıyor olabilir. Mesela bizim geleneksel sistemde kadın, on tane çocuğum var, diye övünür. Ama on tane çocuk sahibi olmak bizim için, onuna birden yatırım yapamayacağı için arkada kalanların ihmali demektir. Veya yeni gelen, arkadaki bir sürü çocuk yüzünden yeterli annelik alamayacaktır. Ama geleneksel sistemde çok çocuk doğurmak nüfusu beslemek ve kalabalık bir aile olmak gibi bir işlev gördüğünden, her iki cins için de bir övünme konusu olmuştur. Mesela bir hasta, ilk çocuğun altından kalkamamış, çocuğu buraya getiriyor, tedaviciye bağlanmasın diye uğraşıyor ama gene de sırf narsisistik sebepler yüzünden ikinci çocuğu istiyor. Evliliğin içi boşalmış, sürüp sürmeyeceği belli değil, o ikinci çocuk diyor. Bence biraz geleneksel sistemin bu çağa intikal etmiş olması. O çağ için anlaşılır bir şey, çok çocuk ölümü var, savaşlar çok, bir sürü erkek çocuk otuz yaşına gelemiyor, kimi savaşta kimi bebeklikte ölüyor, kız çocuklar da öyle. Bu dünyada çocuk doğurmanın sebepleri anlaşılabilir ama bugünkü dünyada tam anlamıyla bencillik. İnsanın bakabileceği kadar çocuk doğurması lazım, okutmak istiyorsan, işi gücü olsun istiyorsan bir sürü masraf var. Sonra senin yapamadığının çilesini çocuk çekecek. 

Ernestine’in, annesi Bayan A’ya karşı kabul edemediği ambivalan duyguları ilk kez  hamileliği sırasında yüzeye çıktı. Annesinin hamile kalmasına verdiği olumsuz tepkisinden dolayı hayal kırıklığına uğradı, ancak onun taleplerine sınır koymak yerine öfkesini partnerine yönlendirdi. Burada, partnerine yönlendirdiği kızgınlığın sebepsiz ve ölçüsüz olduğunu anladı ve kabul etti. Partneri şefkatli bir baba ve yardımsever bir eş olmasına rağmen Ernestine kendini eşi tarafından ihmal edilmiş gibi yalnız hissediyordu. Yapabildiği her yerde onunla savaşıyor ve eşi, daha önce hiç olmadığı kadar gözüne batıyordu. Günlük hayatlarının her ayrıntısı hakkında ve özellikle de yiyeceklerle ilgili konularda kavga ediyorlardı. Son kullanma tarihi geçmiş yiyecekleri kullanabileceğini düşündüğünde çok duygusal tepki veriyordu ve zehirlenmemek için yiyecekleri ne zaman atması gerektiği sorusuyla fazlasıyla meşguldü.  

Bunların hepsi kendi çocuğunu öldürme ihtiyacının sonucu. Aslında bir tarafı çocuğu öldürüp ondan kurtulmak istiyor, bir tarafı da bundan çok korkuyor. Ambivalans dediğimiz durumun güzel bir örneği. 

Bebeklerinin bakımı konusunda ne yapması gerektiğini en iyi kendisinin bildiğinden emin ve eşine hiçbir şey alan bırakmıyor. Çocuğa zarar vermesinden, hatta onu zehirlemesinden korktuğu için babayı çocukla yalnız bırakmıyor. Tartışmacı ve kinci olmasına rağmen daha çok kırgın, şikâyetçi ve ağlamaya eğilimli bir ruh hali içerisindeydi. Kendini baskı altında ve mağdur hissediyordu. Bu çift, hastanın hamileliğinden önce birlikte yaşadıkları hayattan oldukça mutlu oldukları için, bu olumsuz değişiklik dikkat çekiciydi ve açıkça bebeğin gelişiyle bağlantılıydı. Ernestine’in analiz sırasında torunundan hiç memnun olmayan annesine yönelik olumsuz duyguları ilk kez hızla belirginleşiyordu. Ernestine analiz önerimi kabul edecek kadar çaresiz olmasına rağmen herhangi bir sorunu olmadığında ısrar ederken gözlerinden yaşlar akıyor ve bu da bölme (splitting) ve inkâr savunmalarına doğru açık bir eğilim gösteriyordu. 

Kocasını kötü yaparak içindeki öfkeyi kocasına kaydırıyor, anneyi de bu şekilde iyi tutmaya çalışıyor, diyor. Artı annenin onun çocuk sahibi olmasını istememesini de inkâr ediyor. Savunmalar gittikçe daha bebeksi ve ağır savunmalara dönmüş oluyor. Demek ki kadın bebekle birlikte biraz daha bebeksi, regresif bir hale kaymış. Bebek, anneyi regresyona çekmiş ve öyle olunca da savunmalar daha bebeksi olmuş. 

Analizinin başlangıcından itibaren anne olmakla ilgili ambivalansı açıkça görülüyordu. Bir yandan anneliği savunmacı (değersizlik duygularına bir savunma olarak) bir şekilde idealleştiriyordu ve kendisinden aşırı talepleri vardı. Öte yandan ‘kadının toplumumuzdaki rolüne karşı olduğu’ için kadınlığını da reddediyordu. O andaki zor durumda kendini ‘bağlanmış ve esir alınmış gibi hissediyor’du. Ernestine’in, çocuk sahibi olmanın hayatının gidişatını değiştirdiği gerçeğine duyduğu öfke, analizin ilk birkaç ayında hızla dağıldı. Oğlu, annenin vücudunun bir parçası olan, iyi durumda olması onun benliğini tatmin eden ve güçlendiren narsist bir self-obje (kendilik nesnesi) haline gelmiş gibi görünüyordu. 

Self obje dediği, anne eğer çocuğu kendi parçası olarak algılıyorsa onu kendi benliğinin bir parçası olarak algılar. Böylece çocukla kendini karıştırır. 

SORU: Proje çocuk da böyle bir şey mi?

Kadın, çocuğu kendisinden ayrı bir varlık olarak sevemeyince çocuğu kendi parçası yaparak daha fazla sevmeyi beceriyor fakat bu sevginin kalitesi düşük oluyor ve anneyle bebek birbirlerine karışıyorlar. 

SORU: Acaba eşini bu yüzden mi bebeğe karıştırmıyor?

Bence baştan itibaren çocuğu, onu sevebilmek için, hayatının sonuna kadar üzerinde iktidar oluşturacağı bir varlık olarak tanımlamış. Öyle olunca üçüncüyü istemiyor, çocuk onun, o da çocuğun biriciği olacak. 

Annelik soyu, kuşaklar boyu benzer annelik özelliklerine sahipti. Annelerden kızlarına aktarılan olumlu ya da olumsuz tutumların tümünü taşıyan zincir, bir erkek çocuk ile kırılıyordu. Erkek çocuk, anneannesinin kızına karşı duyduğu öfkeyi otomatik olarak miras almaz, bu da Ernestine’in oğluna karşı olumlu duygular besleyebilmesini sağladı. 

Biz Ernestine’in söylediklerinden annesinin onu sevmekte çok zorlandığını, bunun onu biraz bunalımlı bir döneme soktuğunu, bunun da doğum sonrası depresyon olduğunu anlıyoruz. Kendi bebekliğinde annesiyle yaşadığı ilişki böyle bir ilişkiymiş. Şimdi kendi oğluyla ilişkisi de ister istemez zamanında annesinin onunla oluşturduğu ilişki modelinde kuruluyor. Kuşaklar arasında annelik biçimi üzerinden intikal eden bir sorun var; annelerin çocuklarını yeterince sevemeyip, sonra onları kendi parçaları yapıp sevmeye çalışmaları ve çocuğun bir self objeye dönüşmesi. Bu mevzuyu bu derinlikte görmezseniz, bu ailede çocuklar hep border-line, ağır problemleri var, fazla hayalciler, hep istediklerini yapmak istiyorlar, bunlar genetik mi, dersiniz. Nereden çıkarttınız deyince, teyzesinin oğlu da böyle, öbür teyzenin de kızı böyle, denebilir. Halbuki buradaki geçiş annelik biçimi üzerindendir ve bunun anlaşılmadığı yıllarda aynı aileden benzeri problemleri olan insanlarda genetik bir geçiş olduğu zannedilmiştir. 

Analiz sırasında kısa sürede bebeğini seven ve ondan keyif alan aşırı korumacı, ilgili bir anneye dönüştü. 

Bu neden oluyor? Analistten annelik alıyor, onun yaptığı anneliği bebeğine aktarma imkânı oluyor. Böyle olunca, enerjisi artıyor, artınca da çocuk daha az zorluyor. Her annenin bebek anneliği yaparken dışarıdan bir desteğe, enerji aktarımına ihtiyacı var dediğimiz şey. 

Ernestin’in kişisel öyküsü ve aile öyküsü

Her ne kadar başlangıçta bana mutlu anılarını anlatmış olsa da, Batı Hint Adaları’ndaki bir adada büyüdüğü için, hastamın çok sıkıntılı ve fakirlik içinde bir çocukluk ve aile geçmişine sahip olduğu ortaya çıktı. Anne babası her zaman birbirleriyle anlaşmazlığa düşen mutsuz bir çift oluşturuyordu; Ernestine çoğunlukla annesinin tarafını tutuyordu. Ailede yemek ve beslenme alışkanlıklarına büyük önem veriliyordu. Çatışmalar genellikle neyin nasıl yenileceği üzerinde yoğunlaşıyordu. Yemek masasında her gün öfkeli sahneler yaşanıyordu. 

Bence annesinin biriciği olmaya çalışmış. Anneyle çocuğun çok ayrışamadığı yapıda biriciklik ilişkisi oluşuyor. Niye? Ayrışamayınca çocuk ayrılma-bireyselleşme dönemine giremiyor. Giremeyince de annesinden ayrılamadığı için ödipalize olamaz. Mecburen biriciklik ilişkisine kalacak. Bütün biriciklik ilişkileri ödipalize olamamış insanların kaderidir. Anne baba çocuğu olabilmiş bir insan biriciklik derdinde değildir. Kimsenin kimsenin biriciği olmadığını bilir, beraber ne oluşturabiliyorsan onu yaşarsın. İyi bir şeyler oluşturuyorsan mutlu, oluşturamıyorsan mutsuz olursun, başka bir insanla denersin. Ödipal döneme girmiş bir insanın kafası böyle çalışır ama biriciklik ilişkisi birbirini idare etme ilişkisi olduğundan, sıkıcı ama daha uzun ömürlü olabilir. Anne çocuk ilişkisi de biriciklik ilişkisi de ikili bir ilişki. Dolayısıyla kim biricik oluyorsa o annenin seçtiği çocuk oluyor, diğerleri dışlanıyor. Bu durumda baba dışlanmaya katlanamayıp o da yarışa dahil oluyorsa çocuklar iyice anne-babasız kalıyor. Ondan sonra nasıl ödipalize olacak o çocuklar, imkân var mı? Ortam uygunsa olabilir, değilse nasıl olacak?

SORU: Baba da yarışa dahil olunca o zaman çocuğun tanım hatası daha büyük oluyor olabilir mi?

Olabilir. İkisi de çocuğu biricik yapmaya çalışıp aralarında da bir rekabet olursa, çocuk kendini bir şey zannedebilir. 

Hastam, hem bebeğine hem de ölmekte olan üvey annesine aynı anda bakmak zorunda kaldığı için aşırı yük altında kalmış mutsuz, depresif bir anne olan Bayan A’nın ilk çocuğuydu. Kızı gibi, tanı konulamamış, ancak ciddi bir doğum sonrası depresyon yaşadığı görülüyor. Bayan A, memelerinin iltihaplandığını iddia ettiği için çocuklarını emzirmemişti.  Annesini büyük bir dehşete düşüren ve sinirlendiren şey, Ernestine’in aç, sıska ve çok mutsuz bir bebek olmasıydı ve annesine göre sürekli ağlıyordu. Üstelik süte alerjisi vardı ve soya bazlı bir diyetle beslenmesi gerekiyordu; annesi, kendisine, daha sonra bu beslenme biçiminin onu aç bıraktığını söylemişti. Yiyecek ve yemeyle ilgili sorunlar, oral çatışmaların ön plana çıktığı anne-çocuk ilişkisinde erken dönemde bozulmaya işaret ediyor. 

Hep yemek yerken sorun çıkıyor dediği şey bir verme meselesi, yani aslında kim alacak, kim verecek meselesinde sistemde büyük bir tıkanıklık var. Herkes almak istiyor, kimse vermek istemiyor. Anne babanın vermesi gerekirken, verebilecek bir donanıma gelmedikleri için onlar da veremiyorlar. Bir insanın başka bir insanla doyumlu bir ilişki yaşayabiliyor olması için alacak ve verecek bir donanımının olması lazım. Verme kapasitesi olmadan, vermeden hiçbir ilişki yürümez. Vermeden yürütmeye kalktığınızda ortaya soğuk, donuk bir ilişki çıkar, yürümez. Bütün bunlardan kaçınmanın yolu nedir? Biriciklik ilişkisi kurulursa herkes birbirini idare eder. Biriciklik bir statü zannedilir ama halbuki çocuksuluğun, yetersizliğin, gerçek bir ilişki oluşturma kapasitesine gelinmemiş olmanın sonuçlarından bir tanesidir. Aslında utanılacak bir şey ama marifetmiş gibi talep edilen bir şey oluyor. Normal hayatta, sen bir insanla alma verme dengesi kuramıyorsun, sana feedback vermesine katlanamıyorsun, bana niye kızıyorsun, diyorsun, görmüyor musun çocuk aç, beraber büyütelim diye doğurmadık mı, ne var bunda, tabii ki kızacağım, ben de bir şeyi eksik yapıyorsam sen de bana kız, beraber bir şey oluşturmaya çalışıyoruz, oluşturabiliyorsak mutlu oluruz, oluşturamadığımız yerde kimin yüzünden oluşturamıyorsak ona kızarız niye yapmıyorsun diye birbirlerine feedback vererek bir şey oluşturmaya çalışırlar. Onu oluşturmak için yapılan her şey o ilişkinin kalitesini artırır. Ama insanların narsisistik sistemi bunu taşıyamayacak durumdaysa, bana bunu nasıl söylersin, zaten senin annen de böyleydi vs diye, ortam konuşulamayan bir alana döner, bunlar marifet değil ki. 

SORU: Emzirememesi çocuğu zehirlemekten korktuğu için mi?

Vermek istememiş ama verse çok öfkelenecek. Vermeyerek belki çocuğu ve kendini korumuş olabilir. Ama buradan, daha annelik yapabilecek kabiliyeti olmadığı anlaşılıyor. Çocuğa bir şey vermeden çocuk büyür mü, bunun idrakinde değil. 

Bayan A, Ernestine yaklaşık üç yaşındayken planlanmamış ve istenmeyen bir çocuk olarak ikinci çocuğunun (kız) doğumundan son derece rahatsız oldu. Kocasına haber vermeden kendini kısırlaştırdı. Başka çocukları, özellikle de bir oğlu olmasını umduğundan, bu eylemiyle kocasının isteklerine tamamen aykırı davranmıştı. Hastam küçük bir çocukken her yerde annesini takip ediyordu ve reddedilmeye, fiziksel olarak annesine tutunarak ve öfke nöbetleri geçirerek tepki gösteriyordu. Annesinin anlatımına göre tuvalete kadar onu takip ediyordu ve Bayan A tuvaletin kapısını yüzüne kapattığında çocuk çaresizce kapıya vuruyordu. Ernestine seanslarda bunu anlatırken, çaresiz bir çocuğun annesiyle temas kurma ihtiyacını, öte yandan kızını zulmeden bir canavar olarak deneyimleyen bir anneyi gözlemledim. Büyüdükçe Ernestine, depresif ve kronik olarak rahatsız olan annesine karşı son derece itaatkâr ve iyi huylu davranarak onu memnun etmeye çalışmıştı. 

Eğer anne çok öfkeliyse ve çocuğu taşımakta zor zorlanıyorsa çocuk anneye aşırı uyumlanıp, onun öfkesine maruz kalmamak ve ondan bir şey alabilmek için böyle bir mazoşist karakter geliştirebilir. 

Yemek masasında kendisinin uslu ve terbiyeli davrandığını, babasının annesine ve kız kardeşine saldırmak için yer aradığını, yemeğin tuzu eksik, gibi sebeplerle karısına saldırdığını, küçük kız kardeşini de mızmız ve iştahsız bulduğu için ona kızdığını anlattı. Ernestine, nezaketinin altında, yemek masasındaki tüm tartışmaların, çatışmaların ve dayanılmaz sahnelerin sorumlusu olarak gördüğü kız kardeşine karşı büyük bir öfke duyuyordu. ‘İyi’ davranarak aileyi bir arada tutmaya çalışmayı kendi rolü olarak görüyordu. 

Annesine duyduğu öfkeyi kız kardeşine kaydırmış. Buna ‘günah keçisi’ deniyor. Bir sistemde biriken öfkeyi kaydırdığınız kişiye deniyor. Günah kendisi de devamlı öfkeyi kendi üzerine çekecek şekilde davranır. Ona öyle bir yer açılmış oluyor, tanım öyle yapılıyor. O da bir hiç olmaktansa günah keçisi olmayı tercih ediyor. 

Ernestine’in babasıyla ilişkisi, babasının hiçbir zaman olmayan oğlunun yerini alma isteğiyle şekilleniyordu. Atletik vücutluydu ve erkek gibi davranarak babasının gözünde başarılı ‘iyi’ kız olmayı başardı. 

Bu anne çocuğu kendinde tutan, kendi parçası yapan bir anne. Kız, babaya yöneliyor ama bu ödipal bir yönelim mi yoksa babanın bir tanesi olmak için mi? Öyle anlaşılıyor ki, erkek çocuk gibi olmaya kalkışacak kadar olduğuna göre bu sefer babanın biriciği olmaya kayıyor. Hem annenin hem babanın biriciği olmaya çalışıyor. Biriciklik ilişkisinden çıkamamış olan çocuk annesiyle yaşadığını başkalarıyla yaşamaya çalışır. Ortaya herkesin biriciği olmaya çalışan bir çocuk çıkar. 

Küçük kız kardeşi ise ‘kötü’ kız oldu, her zaman bir şeylere itiraz ediyordu ve tartışmaları kışkırtıyordu. 

Bunu farkında olmadan yapar. Bilinçaltı hiç olmaktansa, günah keçisi olmaya çalışır. 

Babası yemek sırasında ona sürekli eziyet ediyor ve eleştiriyordu. Bölme savunma mekanizmasını kullanma eğilimi, örneğin ‘iyi’ kız çocuğu ile ‘kötü’ kız çocuğunu ayırt etme eğilimi bu ailede erken dönemde iyice yerleşmişti. Ernestine’in annesi ve kız kardeşi, pasif direnişleri ve/veya kışkırtıcı davranışlarıyla babanın zorba olduğunu açığa vurarak, kendilerini ailenin çilekeşleri olarak ilan ediyorlardı. Ancak Ernestine babasının favori kızıydı. Ernestine, bugün bile nefret ettiği küçük kız kardeşini hiç kıskanmadığını iddia ediyordu. Kıskanmak için hiçbir nedeni olmadığını, kendisini ondan her zaman, her açıdan üstün hissettiğini iddia ediyordu. 

Bir insanın sistemde kendini üstün olarak algılaması onun kıskanç olmadığını ortaya koymaz, sadece o koşullarda kıskançlık ortaya çıkmıyordur. Madem biricik yapılmış ve en üste konmuş, niye kıskansın. Ama bu insanın başka bir ortamda öne çıkan arkadaşlarına veya onu öne çıkartanlara çok öfkelendiğini görürüz; hani kıskanç değildin? Baş üstünde taşınmadığı her ortamda ortaya büyük bir kıskançlık çıkmış oluyor. Ailede kıskanacak kimse olmadığında çocuk kıskançlığından kurtulacak değil. Kıskançlık, bir sevgi nesnesini kendine istemekten kaynaklanır, bana bak, benden başka kimseyle ilgilenme diyen bir duygudur. Sahiplik iddiasındadır. Sen sadece beni sev; bu, biriciklik iddiasından farklı bir şeydir. Bebeğin kendisini güvende hissedebilmesi için annesinin onun olmasına fazlaca ihtiyacı vardır. Büyütülememiş insanlarda kıskançlık fazla kalır. İçindeki bebeksi tarafın ağırlığı fazla olduğunda insanın herkesi kıskanmaya büyük bir eğilimi vardır. Ama anne kardeşler arasında ayrımcılık yapıyorsa, çocuk her halükârda kıskanç olur. Negatif ayrımcılığın çocuk üzerinde hayat boyunca kıskanan bir insan olması gibi bir izi kalır. Bu kıskançlık biçimi bebeksi değildir; daha çok, değersizleştirilmiş bir insanın değerli olduğunu yeniden algılama ihtiyacından kaynaklanır. 

SORU: Bunda babanın rolü var mıdır?

Üç yaşına geldikten sonra kız çocuk için baba seçtiği bir nesneyse, babasına düşkünse tabii ki olur. Babaya düşkün olduğu sırada babanın da negatif ayrımcılık yapması çocuğun kıskanç olmasına sebep olur. Yine de şu da söylenebilir; fazla kıskanç insanlarda, annelerinin yaptığı annelikle ilgili bir eksiklik kalmıştır. 

Her zaman babasına karşı gizli anlaşmalar yaptığı annesiyle arasında bir empati bağı vardı. 

Aslında annesinin biriciği olmuş ama babasını da idare ediyor, annesiyleyken annesinden yana gibi, babasıylayken de babasının bir tanesi olmaya çalışıyor gibi. Burada, bir insanın annesiyle olan ilişkisinde ayrılma-bireyselleşmeye giremediyse mecburen biriciklikte kaldığı ve bütün ilişkilerinde onu tekrarladığı ortaya çıkıyor. 

Baba, daha fazla çocuk ve özellikle de erkek çocuk sahibi olmak istediği için karısı tarafından hayal kırıklığına uğratılmış bir ‘zorba’ olarak karısına sürekli olarak kızgındı ve her fırsatta onu hırpalıyordu. Ailede dikey bir bölünme vardı. Hasta, babasının baskıcı ve huysuz olduğu konusunda annesiyle hemfikirdi. Anne ve Ernestine’in ‘iyi’ ve terbiyeli olanlar olarak, baba ve kız kardeşin ise ‘zor ve kışkırtıcı’ sürekli sorun yaratanlar olarak bölünmüş bir tanımı vardı. Ernestine, zihninin farklı alanlarında birbirinden ayrı tutulan pek çok uyumsuz fikri barındırıyordu. Anneliği idealleştiriyordu, ancak hamilelik annenin yolundan yürümek zorunda kalmak anlamına geliyordu ve bu onun her zaman kaçınmaya çalıştığı bir şeydi. Farkında olmadan, kurban olarak annesiyle kendisini güçlü bir şekilde özdeşleştiriyordu. Bu kadar çilekeş olduğu için annesinden nefret ettiğini, çilekeşliğin her zaman kaçınmaya çalıştığı bir rol olduğunu fark etti. Her ne kadar annelik kimlikleri bu kadar çelişkili ve birbiriyle çatışma içinde olsa da, anne-imagosundan separe olabilmiş (ayrılmış) değildi. Analize kadar anne ve kız birbirlerinden ayrışmamışlardı (fusion) ve babayı ‘umacı, tuhaf adam’ olarak kabul ediyorlardı.  

Kızın ne kadar ikiyüzlü olmak zorunda kaldığı anlaşılıyor. Babasının yanında onun en değerlisiymiş gibi bir rol üstleniyor ama arkasından konuşuyor, onu annesiyle çekiştiriyor, şikâyet ediyor ama bir yandan da adamın yüzüne gülüyor. Bir çocuk için ne kadar onun karakterini bozabilecek bir ortam. Anneyle baba arasındaki ahenksizlik aslında başka bir tehlikeyi, çocukların çok parçalı olmalarını getiriyor. Bu ortam çocukların benlikleri bütünleşmiş, oldukları gibi, ne hissediyorlarsa öyle olmalarını engelliyor, onları çok parçalı hale getiriyor; bir tarafıyla herkesi idare etmeye çalışan, bir tarafıyla herkesin biriciği olmaya çalışan, bir tarafıyla sinsilik yapan, arkadan konuşan birisi yapıyor çocuğu. 

SORU: Borderline’ın çıkış noktası mı?

Borderline olması şart değil ama benlik bütünleşmesini çok zorlaştıran bir durum; bütünlüğünü bir türlü oluşturamamış bir insan çıkıyor ortaya. 

SORU: Çocuğun anne-babayla bu nitelikteki ilişkisi onun hayatındaki tüm diğer ilişkilerini bozar değil mi?

Bozmaz mı? Karakter bozukluğu düzeyinde bir problem ortaya çıkıyor. Olduğu gibi, hakiki değil çocuk. 

SORU: Sahte benlik değil mi?

Değil. Parçalı benlik. Bir tarafı babasından nefret ediyor, bir tarafı onun bir tanesi olmak istiyor, bir tarafı annesinden nefret ediyor ama annesinin bir tanesi; annesinden nefret eden tarafını kardeşine kaydırıyor, onu günah keçisi, ebeveynlere olan öfkenin taşıyıcısı haline getiriliyor. Zaten bu günah keçisi oluşturan sistemler ciddi patolojik sistemlerdir. Toplumlarda Kürt, Alevi vs gibi ötekileştirmenin aile içindeki karşılığı günah keçisi yapmaktır. Ağır bir problem, sevgisizlik var, hak hukuk yok, illa öfkeyi kaydıracak bir yer arıyor, bu arada çocuğu harcıyor ama umurunda değil, o da zaten görünmeyen birisi olmaktansa harcanan birisi olmayı tercih ediyor. O günah keçilerinin yüzde doksanı psikoz ya da borderline olur. 

SORU: Psikoz ya da borderline olmayanlar?

Karakter bozukluğu oluyor. Biraz i̇çindeki öfkeyi farklı yollarla ortaya çıkartan ama acting-out değil, yollar buluyor. Buradaki en büyük tehlike, bence yaşı kaç olursa olsun ergenlik çocuğu olarak kalmayı garanti etmek. Niye? Çünkü çocuk ergenlik çağında kullandığı savunmaları kullanmak zorunda kalır. Kişiyi değişip dönüştürmüyorsa hep ergenlik çocuğu gibi tutar. Bazen inkâr, bazen tanım yanlışlığı, bazen manik savunmalar gibi ergenlikte çok kullanılan savunmalar hayat boyu devam eder. Kolay kıçın kalkar, kolay incinirsin ya da incindiğini hissetmezsin ama incinmelerin başka bir insana zarar verecek şeylere dönüşür veya seni manik savunmalara çeker ve bütün hayatını bozar, kendini yukarıda tanımlamaya başlarsın, başına gelmedik kalmaz. 

SORU: Orada biriciklik talebi de geliyor galiba…

Biriciklik daha derin. Anneyle çocuğun ayrışması lazım bu talebin olması için. Eğer anneyle çocuk aynı matriksin birer unsuru şeklindeyseler, ayrışmamışlarsa biriciklik talebine gerek yok, çocuk zaten biriciktir. Eğer ayrışmaya başladıysalar, i̇lk önce bebeğin anneye hasedi görünmeye başlar. Bunu nasıl anlarsın? Hem annesinin kucağına gitmek ister, hem de annesi kucağına alınca ondan kaçmaya çalışır, yani hem yakın hem uzak olma ihtiyacını aynı anda yaşar; annenin de kafası, bu ne istiyor, diye karışır. Bazı anne çocuğun içindeki hasedin onu huysuz bir çocuğa çevirmiş olması durumunda çocuğa olan bütün ilgi ve sevgisini kaybedebilir, yeter artık, nankör, senden bir şey olmaz, diyebilir. Çocuk, hasedi yüzünden kendisinin sevilmez olduğu algısını oluşturur ki bu da i̇leride majör depresyon denen, intihar riski olan, ben kötü bir varlığım, zaten annem de beni sevmedi, ben çok hasetliyim, günahkârım gibi hezeyanlara yol açar. 

SORU: Çocuk hem annesinin biriciği hem de babasının biriciği olmaya çalışırken babasının arkasından konuşuyor ya, orada özdeşleşme nasıl oluyor? Bu durumda anneyle özdeşleşebiliyor mu?

Hayır, babasının istediği gibi erkek çocuk olmaya çalışıyor. Kadın gibi olmuyor, saçları kısa, oyunları erkek oyunu gibi, atılıyor, zıplıyor vs. Babası erkek çocuk olsaydın dediği için o da erkek çocuk yerini doldurmaya çalışıyor. Belli bir şey ki anneyle özdeşleşmemiş. 

Aynı zamanda Ernestine’in kişiliğinin güçlü bir erkeksi yanı da vardı. Spor ve ortak fiziksel aktiviteler aracılığıyla kendisini her zaman babasıyla özdeşleştirmişti. 

SORU: Kadınlarda başarıya yönelik olmak da böyle bir şey, değil mi?

Evet. İnsanlık kültüründe başarı daha çok erkeklerden beklenen bir şey olmuştur. Kadınlardan da güzel olmak, güzel yemek yapmak, biraz salak olmak, uyumlu, itaatkâr olmak, hizmet etmeyi sevmek gibi özellikler beklenmiştir. Şimdilerde bu değişiyor. Eskilerde emek, üretim daha çok fiziksel güç gerektirdiği için, kadınlar da fiziksel güce sahip olmadıklarından, arka plana itilmişlerdi ama şimdi teknoloji sayesinde artık kaba güce ihtiyaç azalınca bence dünya tarihinde ilk defa kadının emeğine i̇htiyaç duyulan bir durum oluştu. Bence bu da ağır ağır bütün tanımları değiştiriyor. Dolayısıyla tarihsel duruma bakarak karar vermemek lazım. Günümüzün dünyasında eğer bir kadın başarılı olacağım diye özel hayatını aksatıyorsa veya annelik yapma kapasitesinden vazgeçiyorsa bence erildir. Ama hem başarılı olup hem de anne olmayı becerebiliyorsa, ki özellikle kuzey Avrupa toplumlarında kadın, ben annelik yapacağım, dediği zaman devlet ona maaşını veriyor ve çalışmadığı yılları kıdemine sayıyor, kadın bu koşullarda kolaylıkla annelik yapmaya yönelebiliyorsa, ona çalışma hayatında olduğu için eril demek doğru olmaz. 

SORU: Orada çok büyük bir tanım hatası yok mu, hem onu yaparım hem de çocuk büyütürüm gibi. 

Manik savunmalarla ben her şeyin altından kalkarım demiş oluyor, öyle bir şey yok. 

Aile içinde çocuklar güçlü olanla özdeşleşme eğilimindedirler. Baba, anneyi dövüyorsa ve anne dövülmeyi kabul ediyorsa, bundan sadece anne zarar görmez, sistemdeki bütün çocuklar, özellikle kız çocukları zarar görür. Onlar da baba ile özdeşleşerek eril olurlar. Mesela bir kadının mutsuz olduğu bir evliliği çocuklar adına sürdürmesi demek çocukların ayrılma kapasitelerini körleştirmesi demektir. Çocukların, insanların mutsuzsalar ayrılabileceklerini görmeleri daha iyi olur. Onlar da ileride kadermiş gibi çileli bir ilişkiyi sürdürmeye çalışmazlar. 

Annelerin ve kızların üç kuşağı

Ernestine’in travmatik geçmişi en az üç kuşağa yayılıyor. Analiz sırasında, Bayan A diyeceğim Ernestine’in annesinin geçmişi de gündem oldu. Bayan A, Güney Amerika’nın vahşi doğasında doğmuştu ve küçükken annesinin ölümünden sonra yabancılar tarafından bakılmıştı. Babası çoğunlukla evden uzaktaydı, at ticareti yapıyordu ve uzun yolculuklara çıkıyordu. Annenin annesi travmatik geçmişi olan birisi olarak görünüyordu. Annesiz kalmıştı ve babası tarafından da ihmal edilmişti. Acaba Bayan A çocukluğunda bilinçaltı bir şekilde annesinin ölümünden kendisini suçlamış olabilir miydi? Annesi yalnızlık ve doğum sonrası depresyondan acı çekmiş miydi? Ailede onun intihar etmiş olabileceğine dair açıkça söylenmemiş bir ima var mıydı? Bu gerçekleri hiçbir zaman tam anlamıyla bilemeyeceğiz. 

Biraz da şöyle düşünün; bundan yüz, iki yüz yıl önceki dünyada antibiyotik yok, i̇laçlar yok, doğumlar her zaman kadın için risk, hele de sekiz-on çocuk doğurmuş bir kadın için doğum sırasında bir aksilik çıkması ölüm ihtimali çok yüksek, savaşlar çok fazla, şimdiki gibi beslenme koşulları, vitaminler vs yok, bin tane problem yaşanıyor. Böyle bir dünyada hem ömürler kısa hem de çocukların annesiz ya da babasız kalma ihtimalleri yüksek. Ameliyatlarda narkoz yok, dişini uyuşturmadan çekiyorlar. Bugünkü dünyaya bakınca çok daha vahşi ve acılı bir dünya var. Dolayısıyla çok daha fazla travma ve bebek ölümü, erken ebeveyn kayıpları var. Öyle bir dünyada yaşayan insanların doğal olarak hem annelik kapasiteleri düşük olacaktır hem de travmaya çok açık veya çocuksu insanlar olacaklardır. Bir insanın hayatında ne kadar travma varsa o insan o kadar çocuk kalır. Dolayısıyla çocuğun dişinin çekilmesi bile üzerinde bir tesir bırakır. Hele ebeveyn kayıpları, telafisi mümkün olmayan bir durum oluşturur. Dolayısıyla biraz da bundan, yüz, iki yüz yıl öncesinin insanlarının bizden çok daha çocuksu olduklarını, öfkelerinin fazla, annelik kapasitelerinin düşük olduğunu söyleyebiliriz. 

Ernestine’in büyükannesinin ölümü gibi travmatik bir olay, bir nesilden diğerine aktarılan fantezilere ve aile mitlerine yol açar. Bu trajik olayla ilgili aile efsanesi, ölüm nedenini aşırı yemeyle ilişkilendiriyordu. Yiyecek ve zehirlenmeyle ilgili kaygılar ve yemek yemeyle ilgili sapkın ritüeller, bu aile içinde o zamandan bu yana belirgin olmaya devam etmiş gibi görünüyor. Nesiller boyunca, ana soylu bağın oral açgözlülük ve yamyamlık yoluyla öldürme ve öldürülmeyle ilgili ilkel fantezilerle işaretlendiği görüyoruz. ‘Bir anne ya çocuğunu öldürür ya da hamileliği sırasında karnındaki küçük canavar tarafından yenir’ sözü anneden kızına aktarılan fantezilerden biri gibi görünüyor. 

Bunun sadece bu aileyle ilgili değil, biraz da o kültürün fazla oral olmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani az önce konuştuğumuz sebeplerle bebeklik ve çocukluk döneminde ihtiyaçları yeterince karşılanamamış i̇nsanlar daha fazla alma ihtiyacında olurlar. Bence böyle insanlar birisi ölünce, çok yedi de ondan öldü, diyerek, aslında bize hiçbir şey vermiyordu, gibi oral öfkelerini ona yansıtıyor olabilirler. Batı Hint adaları veya Kuzey Amerika o dönemlerde bayağı fakir, insanların ihtiyaçlarının çok az karşılanabildiği bir dünyaydı. Ben bunu kişisel bir şey olarak değil de tarihsel arka planlarında fazlasıyla zorluk olan, çok zorlanmış toplumlara ait olmalarından kaynaklanıyor gibi okuyorum. 

Bilinçaltı fantazilerin doğum ve ölüm arasında sihirli bir bağlantı kurmuş olduğu görülüyor. Bir çocuğun doğumu, annesinin ölümüne yol açacaktır, ya da daha genel olarak, Ernestine’in bana söylediği gibi, ‘biri doğduğunda, diğerinin gitmesi gerekir’ gibi. 

Kaynakların çok kıt olduğu kültürlerde buna inanılır. Biri ölecek ki biri doğsun, onun rızkına başka birisi gelsin. Zaten başka türlü, kaynakların kıtlığı nedeniyle sefalet artar. Niye kız çocuklarını gömerlermiş, nüfus kontrolü. Nüfusun çok artıp toplumun açlık çekmesini engellemek için doğurganlık özelliği taşıyan kızlar Hz. Muhammed öncesinde gömülülermiş. Bu âdetler her toplumda var. Hindistan’da, Arabistan’da, Anadolu’da da var. Doğal olarak kendi devamlılığını sağlamaya dönük bir ihtiyacı olacağından, açlık, kıtlık son i̇ki yüzyıla kadar en büyük ölüm sebebiydi. Mesela Çin’in komünizmi bu kadar benimsemesinin arkasında Mao’nun devriminin atmış, yetmiş yıl gerisinde milyonlarca insanın öldüğü açlık var. Açlığı bilen toplumlar bunu engelleyebilecek her türlü organizasyona çok gönüllü katılabilirler. 

Ernestine’in annesi, Ernestine’e çocuk sahibi olmaktan korktuğunu söylemişti. İkinci kez hamile kaldığında paniğe kapılmıştı ve hipokondriyak krizi gibi görünen bir kriz yaşamıştı. Korkunç mide ağrılarından şikâyetçi olmuştu ve bir tümörden veya bağırsak tıkanıklığından şüphelenilmişti. Bu da onu hamile olmasına rağmen sanki mecburmuş gibi anlamsız bir mide ameliyatı aramaya ve yaptırmaya yöneltmişti. Bu ameliyat konusundaki ısrarı sembolik olarak fetüsü aldırmak istediğini düşündürüyor. 

Karnını açtırıp sanki bebekten kurtulmak istiyor. 

Bu eyleme dökme, Ernestine’in daha sonraki çocuk öldürme fantezilerine benziyor. Ernestine analizin başlangıcında çok endişeliydi çünkü bebeğini pencereden dışarı atarak öldürebileceğini hayal ediyordu. Daha sonra saldırgan fantezilerini çocuğu son kullanma tarihi geçmiş yiyeceklerle zehirleyerek öldüreceğinden korktuğu partnerine yansıtmıştı ve bir noktada son derece endişelenmiş, paranoid bir hale geçmişti. 

Sistemde dikkat çekici bir şekilde ya yansıtmalar çok, Ernestine kendi içindeki öldürme fantezilerini, ya kocam çocuğu öldürürse, düşüncesine çeviriyor, kocasına yansıtıyor; ya öfke başkalarına kaydırılıyor, küçük kardeş günah keçisi yapılıyor, anneye duyulan öfke ona kaydediliyor. Bütün bunlar oradaki sistemin fazla öfkeli ve fazla çocuksu olduğunu düşündürtüyor. Bu kadar yansıtma varsa, toplumun doğrular yanlışlar sistemi zayıftır, adalet duygusu yoktur. Normal şartlarda, çocuğun ne günahı var, dersin. Bunu diyen yok, hep birlikte bir kanal bulmuşlar ona kaydırıyorlar. Buna ilişkin kimsenin içinde bir suçluluk duygusu, vicdani muhasebe, ahlaki bir tartışma yok. Dolayısıyla ruhsal kalitesi bayağı düşük bir toplum olduğu görülüyor. Hakkın hukukun olmadığı yerde kalite düşer. Doğrunun yanlışın iç içe girdiği yerden hiçbir şey çıkmaz. 

Bahçedeki zehirli sarısalkım ağacının çocuğu öldürebileceğini düşündüğü için kafası çok fazla ağaçla meşgul olmuştu. ‘O beni öldürmeden önce ben onu öldürmeliyim,’ düşünceleri bazen doğum sonrası depresyondan mustarip kadınları rahatsız eden bir fantezi gibi görünüyor. 

Çocuğun anneyi öldürmesi dediği şey, muhtemelen çocuk o kadar çok alıyor ki, anne bundan zarar görür demek. Bu da bir kalite düşüklüğünü gösteren bir şey. Sistemde en zayıfların en fazla korunması, en güçlülerin en fazla fedakârlık yapması gibi bir boyut yok, herkes kendi derdinde, herkes çok çocuksu, güçleri yok ve bu da kaliteyi düşürüyor. Şunu söyleyeyim; annenin çocuğunu sevemediği için depresyona girmesi bir kalitedir. Yani çocuğunu sevmemeyi benimsemesi, yeter artık, ne anneliği, bıktım, demesi bir kalitesizlikken, içinden bunun geliyor olmasından dolayı depresyona girmesi bir kalitedir. 

Ernestine, annesi Bayan A’nın çocukluğunda annelikten nefret ettiğini ve ondan da nefret ettiğini, kendisini aşırı yük altında ve umutsuzca depresyonda hissettiğini anlattı. Bu ölüm ve suçluluk hikâyesinde belki de Bayan A’nın, henüz bebekken ölen annesine karşı bilinçaltı suçluluk duygusunu onarmaya çalıştığı yönünde bir tahmini de vardı. Annesi, ölmekte olan üvey annesine bakmıştı. Üzerinde hem bebeğinin hem de ona bakan üvey annesinin yükü vardı. Bu iki yükün altında ezildiğini ve iki taraftan çekildiğini hissederek duygusal olarak kendi bebeğini ihmal etmişti. Bayan A’nın üvey annesi Ernestine’in doğumundan kısa bir süre sonra öldüğünde, bir çocuğun doğumu ile bir annenin ölümü bu ailenin tarihinde bir kez daha bağlantılanmıştı. Ernestine bebeğini doğurduğunda, genç bir annenin ihtiyaç duyduğu bakımı ve desteği kendi annesinden almak yerine onun suçlamalarına maruz kaldı, annesi o bebekken geçmişte ona neler yaptığından, ‘annesine yaşattığı korkunç zamanlar’dan bahsediyordu ve Ernestine’in onun hakkında empati yapmasını bekliyordu. 

Bunu kadında görürsünüz, ben bu çocuktan neler çektim, zaten doğumu da zor oldu, vs. Zor doğum yaptı diye bebeğine küsüp onu emzirmeyi reddeden anneler bilirim. Burada, bu kadın küçük bir kız çocuğu, niye anne olmaya kalkışmış, dersiniz. Sanki bebek ona isteyerek acı vermiş gibi algılıyor, bebek onun başına gelen kötü bir şeymiş gibi bir derdi var. Bu kadın bu çocuğa nasıl annelik yapacak?

Ernestine, Bayan A’nın o güne kadar kendisinin ona çok fazla yük olmasından dolayı son derece kırgın hissettiğini dinlemek zorunda kalıyordu ve Bayan A, ‘iyi’ kızıyla ‘bir zamanların kötü bebeği’ hakkında konuşuyordu. Annesine göre o bir zamanlar kötü bir bebekti. Hastamın bir bebeği olduğu andan itibaren annesi daha talepkâr hale gelmişti. 

Böyle bir anne çocuğuna kendi içindeki annelik ihtiyacını yansıtıyor ve ondan annelik bekliyor. Ona iyi gelmesini, mutlu etmesini bekliyor. Bu bizim kültürde de çok yaygın. 

Şiddetli hipokondriyak şikâyetlerle hastalanır, hatta öleceğini söyleyerek neredeyse kızını kendi ölümüyle tehdit eder. Kızının ona bakması ve ona acıması konusunda ısrar ediyordu ve bebeğine ilgi göstermemesi için Ernestine üzerinde baskı kurmuştu. 

Eğer çocuk anneyle biriciklik ilişkisi kurduysa, annesinin bütün kaprislerini çeker. Bir süre sonra anne kendisinden bıkıldığını algıladığında onlara ceza vermek için hastalanmaya, kendisiyle uğraştırmaya başlar. Çocukları onu taşıyamıyor diye duyduğu öfkeyi böyle yollara sokar ve böylece aslında insanlar annelerinden, arada bir de kendilerinden nefret eden insanlara dönüşürler. Onlardan da kimseye hayır gelmez. İnsanların temelini anneleri oluşturur diyoruz ya, anneyi çok kötü yaptığımızda hastalanırız, bir şekilde anneyi iyi tutmaya ihtiyacımız var. Gerçi burada kötü yaptığımız anne, bebek annesiyse hastalanırız. Ergenlik çağındaki çocuğun annesini kötü yapması illa bebeğe intikal etmez. O zaman o da isyankâr olur, annesini yönetmeye çalışır, binbir yolla öfkesini çıkarır ama hastalanmaz. İnsanın kendi köküyle ilişkisini kesmesi insanı yüzeysel, çıkarcı, rahatına düşkün bir insana çevirir. 

SORU: Anne kendi çocuğunla değil benimle ilgilen dediğinde çocuğun içindeki iyilik de zarar görür değil mi?

Eğer kadın, annesinin talebine uygun davranıp bebeğini ihmal ederse o bebeğin annesini iyi yapma ihtimali çok düşük olur. Genel olarak paranoid, karamsar, bu dünyaya acı çekmeye gelmiş gibi, her an kötü bir şey olacakmış diye bekleyen bir insana dönüşür, kapasitesi düşük olur. 

Bunlar Ernestine’de büyük bir öfke ve hayal kırıklığına yol açtı. Hasta, çok küçüklüğünden beri yıllar boyunca görev bilinciyle yerine getirdiği bir rol olan annesinin annesi rolünü artık üstlenemiyordu. 

Buna tepki vermemesi ancak annesinin problemlerine uyumlandığında, yani onun biriciği olmaya çalıştığında olur. Yani biricik olacağım derken insan kendisini vicdansız bir duruma düşürebilir. 

Analiz sırasında egosundaki dikey yarık gevşeyen Ernestine, annesinden ne kadar nefret ettiğini anlamaya başladı. 

Yavaş yavaş ortaya çıkıyor, belki kız kardeşi de iyiye döner. 

Analizde, Bayan A’nın kızının annelik sevgisinin kaybına güçlü bir tepki gösterip göstermediğini ve kırk yıl önceki doğum sonrası depresyonunun ciddi bir şekilde tekrarlanıp tekrarlanmadığını merak ettik. Bu nedenle hastam kendini çok suçlu hissediyordu ve annesinin, kendisinin bebek sahibi olmasının bir sonucu olarak öleceğine dair, kuşaklar öncesinden gelen inandırıcı fantezileri vardı. 

Önceki kuşaklardan aktarılan fantezi bir kez daha yeniden ortaya çıkıyor: Bir çocuk geldiğinde anne gider. Ernestine bu aile mitini ruhsal açıdan gerçek olarak deneyimledi ve kendisi için gerçek ile fantezi arasında hiçbir ayrım yapamadığını bana iletti. Bu, gerçek hayattaki olayların bilinçaltı fantezilerle karışmasının sonucu olarak böyle oluyor gibi görünüyordu. Sanki gerçeklik simge oluşumuna (symbol formation) müdahale ediyormuş gibiydi. Fanteziler o kadar gerçek ve canlıydı ki, onlara göre hareket edilmesi gerekiyormuş gibiydi. 

Örneğin Ernestine, çiçeklerinin zehirli olduğunu duyunca bahçesindeki sarısalkım ağacını kesmek zorunda kaldı çünkü oğlunun bu ağacın altında otururken zehirlendiğini ve öldüğünü canlı bir şekilde hayal ediyordu. Oral destrüktif (yıkıcılık) temasının yanı sıra bu, Ernestine’in kastre edilme arzusuna da işaret ediyor olabilir; göreceğimiz gibi, Ernestine babasının bir erkek çocuk sahibi olma isteğiyle bağlantılı olarak güçlü bir erkeklik kompleksine sahip görünüyor. İçindeki erkeksi eğilimlerin anneliğini bozmasından dolayı böyle bir istek oluşmuş olabilir. 

Annesinin karşılaştığı sorunlar kendisine aktarıldığından, hastanın bir nesil öncesinin dramatik olayları üzerinde çalışması gerektiği analizde açıkça ortaya çıkmaktadır (Kogan 1995). Annelik konusunda yetersizlik gibi görünen bu durum annesini ölümden kurtarmanın kendisine bağlı olduğu duygusuyla birleştiğinde bu duygunun örtülü olarak paylaşıldığını düşündük; zaten (Bayan A) annesi, ‘bebeği bırak beni kurtar’ mesajını veriyordu. Yeni bir bebeğin doğması, bir nesil önce başlayan rollerin tersine dönmesine neden olmuş gibi görünüyor. 

Bir kız çocuğunun annesine bakması ve böylece kendisinin ‘büyükannesi’ olması nadir görülen bir durum değildir (Freud 1988). Doğum sonrası depresyonun nesiller boyunca tekrarlama eğiliminde olduğu gözlemlenmiştir (Asch 1966; Asch ve Rubin 1974; Bouchard 1979; Anthony 1983). 

Çok kuşaklı bağlantılar ve sembiyotik yanılsama

Çalışmamı mevcut literatüre bağlayarak iki noktayı vurgulamak istiyorum. İlk olarak, anneler ve kızları arasındaki özellikle üreme sorunlarıyla ilgili olarak patolojide olduğu kadar sağlıkta da çok kuşaklı katılımın dikkate alınması gerekir. İkinci nokta sembiyoz ve benim sembiyotik yanılsama olarak adlandırdığım (Halberstadt-Freud 1989) konu ile ilgilidir ve bu sembiyotik yanılsama doğum sonrası depresyonda hayati bir rol oynayabilir. 

Anneler, bir nesilden diğerine aktarımda önemli bir halkayı oluştururlar. Annelik, geçmiş çatışmaların ve anksiyetelerin yeniden canlanmasının eşlik ettiği üç nesillik bir deneyimdir (Pines 1972). Dişi soy, gücü ve doğrudan aktarımıyla ve cinsiyet farklılıklarının müdahalesi olmadan zayıflıkların yanı sıra güçlü ve sağlıklı tarafların da aktarılmasını kolaylaştırır. Anne ve kızı arasındaki ilkel (bebeksi) eşcinsel bağın, kadınların gelişimi üzerinde güçlü etkileri olabilir. Anne-kız arasındaki ilişki baştan itibaren büyük zorluklar barındırır. Bunun nedeni, anne ve kız arasındaki cinsel kimliğin aynı olmasıdır (McDougall 1970a: 98). Kız çocuklar, bir kadının bir kız çocuğu sahibi olarak kendi benzerini yarattığı eşcinsel bir ilişki içinde doğarlar. Bazı açılardan kendilerini bir erkek çocuktan çok bir kız çocuğuna yansıtabilirler. Karşılıklı özdeşleşme, kadınlarda daha fazla yakınlık, daha fazla ambivalans, daha fazla nefret ve daha fazla anne sevgisi özlemi yaratıyor. 

Acaba birbirlerini karıştırma riski taşıdığı, birbirlerine benziyor olmak bir tehlike oluşturduğu, birbirlerinden ayrılmayı zorlaştırdığı için mi annelerle kızlar arasında daha fazla sorun var, sorusu böyle cevaplandırılmış oluyor. Birbirlerine benzedikleri için daha fazla özdeşleşiyorlar, birbirlerinden farklı varlıklar olduklarını algılamaları daha zor, bu yüzden de daha çetrefilli, daha yumak şeklinde, Arapsaçına dönmüş bir ilişki oluşuyor, diyor. 

Acaba burada annelerin kızlarıyla olan rekabetlerinin payı ne olabilir? Bir kadın olarak ilgi ve dikkati kendi üzerinde tutma ihtiyacı olan bir varlık çevrenin bütün ilgi ve dikkati bebeğe yöneldiğinden acaba baştan itibaren kızını, kendisinin herkesin gözbebeği olmasını engelliyor gibi algılayabilir mi? Kadınların birbirleriyle örtük rekabetleri var, ama etrafın dikkatini çektiği, ama etraftakileri canlandıran, içlerinde bir sevgi uyandıran etkisiyle anne bebeğin gölgesinde kaldığı için acaba bebeğe baştan itibaren bir miktar öfkesi olabilir mi? Erkek doğurduysa anne çük doğurmuş gibi algılar, ona zaten prestij kattığından mücevher doğurmuş gibi olur; kız ise ona rakip. Annenin içindeki kız çocuk çok belirginse, kadınlaşamadıysa, kız çocuğunun parlaklığı annede bir öfke oluşturabilir. Erkek çocuğun parlaklığını ise kendine yazıyor, ben böyle bir çocuk doğurdum, çükü de var, parlaklığı da var, der. Anne ödipalize olmuş olsa bunların hiçbiri olmaz, herkesin gözdesi olmak derdinde olmaz, çocuklarıyla mutlu olmak ister. 

‘Kadın erotizminin kökleri erken bebeklik döneminde atılır’ (McDougall 1986: 228). 

Sadece kadınlar için değil, iki cins için de böyledir. 

Kadınlar, kişinin annesiyle olan derin homo-erotik bağını nasıl bütünleştireceği sorunuyla boğuşmak zorunda kalırlar. Bir kızın annesiyle özdeşleşme ihtiyacı, aynı cinsiyet ve toplumsal cinsiyete sahip olmasına eklendiğinde, benzerliği ve bunun sonucunda da aynılık yanılsamasını doğurur. Ayrıca şunu hatırlamak da önemlidir: Bir kadının çocuğuna tepkisi, onun annesiyle ilişkisi ve annesinin kendi annesiyle ilişkisi bağlamında görülmelidir. Terapist en az üç kuşağı ele almalıdır. Doğum sonrası depresyon gibi patolojileri yorumlarken anne soyundaki (muhtemelen dört) nesil dikkate alınır. 

Leave a comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Erdoğan Çalak

1953 İstanbul doğumludur. Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra üniversite ve uzmanlık eğitimini İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapmıştır. Uzmanlık eğitimi döneminde psikanaliz eğitimi almış, kendi psikanalizini tamamlayarak muayenehanesinde çalışmaya başlamıştır. 40 yıldır psikiyatri ve psikoterapi pratiğinin içindedir. Öfkeden Sevgiye Üç Hâkim Duygu (Barış İlhan yayınevi) ve 7/24 Annelik (Hayykitap) adlı yayınlanmış iki kitabı vardır. İki kız babasıdır.

Email: odakterapi@gmail.com

Telefon: 0546 532 74 12

@2026. Erdoğan ÇALAK